Kusursuzluğun Kısırlığı

Her kadın kendi fotoğrafındaki güzelliğini sever, her erkek kendi yansımasındaki kahramanını sever. Böylece aşk bile narsisizmin sahnesine dönüşür; Herkes kendini alkışlar, kimse kimseye dokunmaz. Filtreler, sonra ben neden yalnız kaldım, kimse yok!

 

Göz biraz daha büyük, cilt biraz daha pürüzsüz, ruh biraz daha sahte fotoğraf artık bir “anı” değil, kendini yalanlama sanatıdır. İnsan, kendi dijital yüzünü gördükçe, kendini unutmaya başlar. Artık herkes kendi mitolojisini yaratıyor.

 

Filtreler bir Venüs, filtreli bir Apollon. Sonrada kimseyi beğenmeyip, çok yalnızım dostlar. İnsanın gözleri kamaşırsa, hakikat değil, ışıltıyı sever. Şimdi herkes ışıltıyı seviyor. Herkes kendi ışığını artırıyor. Ama kimsenin gözlerine bakmıyor artık.

 

Ve sonunda… Filtreler kalkınca geriye “sadece sessizlik kalıyor”. Çünkü o yüz, hiç var olmamıştı. Filtreli, cilalanmış yüzler arzu üretmez; asıl arzuyu kusur, çıplaklık hamlık; doğal varoluşu uyandırır. Gerçek bedenin kokusu, teri, kırışıklığı işte arzunun en felsefesi biçimi oradadır.

Varlık çıplak iken güzeldir. Arzu eksikten doğar; filtre o eksikliği siler, dolayısıyla arzuyu öldürür. Yani her düzeltme, bir yarım olma biçimidir; her “mükemmellik”  bir tür kısırlıktır.

 

  • Bir düşünce doğar, sonra onu ete kemiğe büründürecek bir çağ yaratır. Yani üretici akıl, yorumlayan zamanın üstündedir.
  • Zeka, merhamet değildir. Zeka, başkasını anlamak için değil, açmak içindir. O, bir anahtar gibidir; kilidi tanır ama onunla empati kurmaz. Başkasının ne hissettiğini bilmek, aklın değil duygusal yansımanın işidir.
  • Duygusal zekanın, rasyonel hesaplamayı bulandırdığı her an, sermaye için bir ölüm fermanıdır.

 

Yorum bırakın