Şehir: Doğaya Karşı İnşa Edilen Siper

Çevresine bakıp da doğayı romantik bir tablo ya da sabit bir varış noktası sanan o modern şehirli zayıflığına düşmeyelim. Doğayı durağan bir seçici sanmak, en hafif tabiriyle entelektüel bir körlüktür. Doğa bir şablon değil, vahşi ve değişken bir ritimdir; bir müzik eseridir. Ve bu müzikte hayatta kalmak, bir duvara yaslanıp beklemekle değil, o ritme ayak  uydurmakla mümkündür.

 

Gerçek şu ki; olduğun yerde kalabilmek için bile var gücünle koşmak zorundasın. Doğa seni bir kalına sokmaya çalışmaz; seni kendisiyle dans etmeye zorlar. Eğer bu dansın sertliğine dayanamıyorsan, sahneden silinirsin.

Doğayı el değmemiş bir bahçe sanmak, onun dişlerini ve pençelerini unutmaktır. Gerçek doğa romantik değildir; o rasyoneldir; serttir ve hiyerarşiktir. Doğa seni kucaklamaya değil, fırsatını bulduğu ilk saniyede seni ve aileni yok etmeye programlıdır.

 

Biz şehirleri; yolları ve enerji sistemlerini doğaya olan aşkımızdan değil, onun bizi mahvetme kararlılığına karşı kurduğumuz savunma kaleleri olarak inşa ettik. Tabiat Ana bizi bu kadar hevesli olmasaydı zaten onunla “uyum içinde” yaşamak bir mesele olmazdı.

 

Senin ellerin, akciğerlerin, hatta derin bile yokken; bu gezegende pozisyon kapmak için mücadele veriliyordu. Beyninin o derindeki, o “usta kontrol” sistemi, toplumdaki yerini 1’den 10’na kadar bir ölçekte puanlıyor. Zirvedeysen, hayat sana en iyi yüzünü gösterir; eğer güçlü, simetrik ve güvenilir bir figürsen.

 

Yenilgiyi kabul ettiğin an, sadece zihnin değil vücudundan da çöker. Ve bu çöküş seni, çevrendeki “daha güçlü zorbalar” için kolay lokma haline getirir. Depresyon, bu hiyerarşik sistemin sana “artık oyun dışısın, kenara çekil” deme biçimidir.

Yorum bırakın