Mutluluğun dışsal başarıların veya tesadüfi sevinçlerin bir sonucu değil; tamamen kontrol edebildiğim içsel yargılarım ve zihinsel disiplinim ile inşa edilen bir kale olduğunu anladığımda, bir vakarla kendi hayatımın yönetici olmanın kapılarını aralıyorum.
İyi bir yaşam, karmaşanın ortasında sükuneti bulmak ve anlamı, sahip olduklarımda değil, olaylara verdiğim bilinçli tepkilerde aramaktayım; bu yüzden her sabah uyandığımda mutluluğu bir hedef olarak değil, yürüdüğüm yolun bizzat kendisi ve ruhumun en doğal hakkı olarak görüyorum.
Hücrenin içindeki o mikrobik güç santralleri olan mitokondrilerden, gökyüzündeki bulutların dilini çözen meteorolojiye kadar bilimin her alanı, bana doğanın aslında kusursuz ve birbirine bağlı bir sistem olduğunu kanıtlıyor;
Özellikle nörobilimin derinliklerinde inip beynin elektriksel ağlarına incelediğimde, düşüncelerimin bile evrimsel yasalarla dans eden muazzam bir biyolojik mucize olduğunu fark ediyorum.
Şu kafamızın içindeki et parçası (beyin), nasıl oluyor da aşık oluyor, acıkıyor, veya bir tabloya bakıca bakıp hüzünleniyor? Yani etten ve kemikten ibaret olan beynim, gözle görülmeyen düşüncelerim arasındaki o garip bağ çözmeye çalıştıkca eksik ve zayıf olduğumu hissettim.
Gerçek güç, sadece ışıklar altındayken değil, kaosun en karanlık anında kendi yasamı koyabilmektir. Güç, başkasına hükmetmek veya fiziksel bir üstünlük kurmak olmadığını anladım; güç, kendi üzerimdeki hakimiyetten geçtiğini farkına vardım.
Yorum bırakın