Her şeyin bir dili vardır; taşın, gölgenin, hatta bir suskunluğun bile. Biz buna “rastlantı” deriz, ama rastlantı, yalnızca anlamını henüz çözemediğimiz bir düzenin maskesidir. İnsan, gördüğüyle gördürülemediğini ayırabildiği anda, geleceğin ipliği parmaklarının arasından geçmeye başlar.
İnsan içi, dış dünyanın yankısını saklayan bir mağaradır. Orada ne kadar derine inersek, o kadar çok başkasının sesini duyarız. Çünkü insanın aklı yalnız ona ait değildir; geçmişin soluğu, unuttuğu yüzlerin bakışı, söylenmemiş cümlelerin titreşimidir.
Sonunda insan fark eder ki; dışarıda aradığı işaretler aslında kendi içinde saklıdır. Her simge, her an, kendi seçimlerinin ve dikkatinin yansımasıdır. Kim kendini dinler, kendi içini okur; gördüğünü anlamaya çalışırsa, olayların ritmine de hisseder.
İçimizde bir yer vardır; kimsenin sahip olmadığını sandığı ama herkesin dokunduğu bir alan. Orada eski hikayelerin yankıları, unutulmaz yüzlerin bakışları ve hep tekrarlanan simgeler yaşar.
Birbirimizi gördüğümüz, yalnızca dışımızdaki varlık değil, kendi içimizde taşıdığımız sembollerin tezahürüdür. Bu nedenle ilişkiler çoğu zaman şaşırtıcıdır; çünkü karşımızdakinde kendimizi buluruz, ama kendimizi tanımamız uzun sürer.
- Einstein evliydi, Dostoyevski evliydi, Tolstoy evliydi. Shakespeare da evliydi. Yani üretkenliğin koşulu yalnızlık değildir; disiplindir. Van Gogh yalnızlıktan delirdi; Nietzche yalnızlıktan çöktü. O yüzden yalnızlık bir “deha formülü” değil, çoğu zaman biyolojik çöküş sürecidir.
- Dünya, arzunun, korkunun ve umudun pazarıdır. Kim neye açsa, oradan sömürülür. Zenginlik, bu duyguları ambalajlamayı bilenlerin elinde kalır. Ve insanlık, her çağda aynı tuzağa yeniden yürür; Para değişir; duygular aynı kalır.
Yorum bırakın